AHİRETİ DÜNYAYA TERCİH ETMEK KULLUĞUN ESASIDIR

İMAN VE İMTİHAN

Cenâb-ı Hak, dünya ve içindekilerini insan için yaratmış (Bkz., el-Bakara, 2/29) ve musahhar kılmıştır (Bkz., el-Câsiye, 45/13). Ki insan bunları kullanmak suretiyle yaratılış maksadı olan Yaratan’ına karşı kulluk görevini tam bir şekilde yerine getirsin ve Rabbinin rızasına kavuşsun.

Hz. Allah (c.c.), zatına imanı, itaati ve kulluğu kuru bir iddia olmaktan çıkarmak, bu yöndeki ilâhî bilgisini ızhar etmek için her dönemde iman ehlini imtihan etmiştir. Nitekim âyet-i kerimede: “İnsanlar, ‘İmân ettik’ demekle bırakılacaklarını ve kendilerinin imtihan edilmeyeceklerini mi sandı(lar)? Andolsun ki biz, onlardan öncekileri de imtihan ettik. Allah elbette sadık (doğru) olanları da bilir, elbette yalancı olanları da bilir.” (el-Ankebût, 29/2-3); "Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla, bir de mallar, canlar ve ürünlerden eksilterek deneriz. Sabredenleri müjdele." (Bakara, 2/155) buyrularak bu hakikat haber verilmiştir.

Elbette ki Rabbimiz, olmuş ve olacak her şeyi hakkıyla bilendir. Fakat kulların mazeret sunma ihtimalini ortadan kaldırmak ve herkese ameli mukabilinde ceza ya da mükâfat vermek amacıyla onlara; hicret ve cihat gibi meşakkatli amelleri emretmiştir. Namaz, oruç, hac vb. ibadetleri farz kılmış; can, mal, evlat ve ürünler¬de birtakım musibetlerle imtihan edeceğini haber vermiştir. Bu şekilde, iman ehliyle münafıklar, sadıklarla yalancılar, itaatle isyan ehli birbirinden ayrılmış olur.

Nitekim ilk Müslümanlar, iman etmeleriyle birlikte çok ağır imtihanlara tabi tutuldular. Bir yandan maddî imkânsızlık; fakirlik, açlık, susuzluk. Diğer yandan müşriklerin eziyetleri. Kavurucu sıcak altında ateş parçası hâline gelmiş kızgın kumlara yatırılan ve göğsüne koca kaya parçaları konan Hz. Bilâl. Ateşe yatırılarak derileri kavrulan ve kızgın demirlerle başı dağlanan Habbâb b. el-Eret. Gözleri önünde mü’min olan babası Yâsir ve annesi Sümeyye şehit edilen, birçok işkenceye maruz kalan Ammâr b. Yâsir ve diğerleri… Ashâb-ı Kirâm, her türlü meşakkate rağmen sabretmiş ve imanda sebat etmiştir.

İTAAT, TESLİMİYET ve RIZA

İslâm tarihi açısından bir dönüm noktası olan Hicret hadisesi, başından sonuna Peygamberimiz (s.a.v.) ve Sahâbesi için imtihanla doludur. Başta Rasûlullah Efendimiz ve Güzide Ashabı, dinlerinin muhafazası ve imanlarının selameti için kendilerine “hicret edin!” emri geldiğinde hiç tereddüt etmeden yola düşmüşler, İslam’ın emirlerini güzelce yaşayabilmek için çocuklarını, mallarını, mülklerini ve her şeylerini geride bırakmışlardır. Ashab-ı Kiram efendilerimiz bunu Allah’a ve Rasûlüne imanlarındaki güzelliklerinden dolayı yapabilmişlerdir.

Ashâb-ı Kiramın büyüklerinden Suheyb-i Rûmî (r.a.), yıllarca müşriklerin eziyet ve işkencelerine maruz kalmış kimsesiz Mekke ehlinden olmayan bir kimseydi. Medine'ye hicret hususunda izin verilince o da hazırlıklarını tamamlayıp yola düşmüştü. Bunu haber alan bazı müşrikler peşine düşüp yetiştiler ve: "Sen Mekke’ye geldiğinde fakirdin. Yanımızda zengin oldun! Şimdi kendinle birlikte servetini de alıp gitmek istiyorsun. Buna müsaade etmeyiz!" dediler. Bunun üzerine Suheyb onlara: “Size servetimin yerini gösterir, onu size bırakırsam; beni bırakır mısınız?" dedi. Müşrikler: "Evet!" dediler. Bunun üzerine Suheyb, servetini onlara bırakarak yoluna devam etti. Nihayet Küba'ya gelip Peygamberimiz (s.a.v.)’e kavuşunca başından geçenleri anlattı ve “Servetimi vermek suretiyle kendimi ve ailemi satın aldım!" dedi. Peygamberimiz (s.a.v.): "Suheyb kazandı! Suheyb kazandı! Ebu Yahya! Satış kârlı çıktı! Satış kârlı çıktı!" buyurdu ve onu müjdeledi. Hemen akabinde ise: “İnsanlardan öyle kimse de vardır ki Allah’ın rızasına ermek için nefsini satın alır. Allah ise kullarına çok merhametlidir.” (el-Bakara, 2/207) âyeti nazil oldu.

Mekke’de ve hicret yolunda Sahâbe Efendilerimizin ortaya koyduğu sadakat ve fedakârlık, Medine’de de artarak devam etmiştir. Onların, inen bir âyet karşısındaki tutumlarını, Allah’ın emrine gösterdikleri ehemmiyeti şu hadise çok açık bir şekilde ızhar etmektedir.

Ebû Talha (r.a.), Medine'de hurmalık mal cihetiyle Ensâr'ın en zengini idi. Kendisine mallarının en sevimlisi de ‘Beyruhâ’ ismindeki bahçe idi. Bu bahçe Mescid'in karşısındaydı. Rasûlullah (s.a.v.), buraya gelir ve tatlı suyundan içerdi. “Sevdiğiniz şeylerden (Allah yolunda) infak etmedikçe iyiliğe asla erişemezsiniz…” (Âl-i İmrân, 3/92) âyeti inince Ebû Talha kalkıp doğru Rasûlullah (s.a.v.)'e geldi ve: “Yâ Rasûlallah! Şüphesiz Al¬lah Tebârake ve Teâlâ, “Sevdiğiniz şeylerden (Allah yolunda) infak etmedikçe iyiliğe asla erişemezsiniz…” buyuruyor. Bana malımın en sevgili olanı ise Beyruhâ'dır. Beyruhâ, Allah için sadakadır. Bu sadakanın hayrını ve onun Allah katında bir âhiret azığı olmasını ümit ediyorum. Yâ Rasûlallah! Bu bahçemi, Allah'ın sana gösterdiği münasip yönde sarf et.” dedi. (Buhârî, Zekât, 44)

Sahâbe’den söz edilince hatıra; nice ağır imtihanlara, nefsin ve dünyanın süslü hilelerine rağmen Hakk'ın rızası yolunda ahireti arzu eden, Allah (c.c.) ve Rasûlü’ne (s.a.v.) teslimiyetleri ve itaatlerinde en ufak bir tereddüt ve zayıflama bulunmayan o güzide insanlar gelmektedir. Zira onlar, ikamesi ve muhafazası için canlarını ortaya koydukları bu dine sımsıkı tutunmuşlardır. Bu dinin düsturlarıyla hayatlarını tanzim etmiş, işlerinde, sözlerinde Allah ve Rasûlü’nün emrine muhalif kıl kadar bir yer bırakmamada azami gayret sarf etmişlerdir.

Râfi‘ b. Hadîc anlatıyor. Biz Rasûlullah (s.a.v.) zamanında araziye muhâkale yapar; onu üçte bir, dörtte bir ve belirli miktarda yiyecek karşılığında kiraya verirdik. Derken bir gün amcalarımdan bir kimse bize geldi ve: “Rasûlullah (s.a.v.) bizi, bize faydalı bir işten menetti. Ne var ki Allah ve Rasûlü’ne itaat, bizim için daha faydalıdır. Araziye muhâkale yapıp onu üçte bir, dörtte bir ve belirli miktarda yiyecek karşılığında kiraya vermemizden bizi menetti. Ve arazinin sahibine, onu ekmesini veya ektirmesini emretti. Kiraya verilmesini ve bundan başkasını kerih gördü.” dedi. (Müslim, Buyû‘, 18; Buhârî, Muzâra‘a, 18)

Evet, fayda, şeytanın telkini, nefsin arzusu istikametinde değil, ancak ve ancak Allah ve Rasûlü’ne itaattedir. Sahâbe Efendimizin rivayette geçen: “Allah ve Rasûlü’ne itaat, bizim için daha faydalıdır.” ifadesi, Ashâb’taki imanın hangi temel üzere bina edildiğini bizlere açıkça göstermektedir ki “Allah rızasının ve ebedi saadetin yolu, Allah ve Rasûlü’ne rıza yollu itaatten geçer” bilgisi, hakikatiyle onlarda tezahür etmiştir.

Bugün bazı kesimlerin telaffuzunda dahi zorlandıkları, nefislerine ağır gelen “itaat ve teslimiyet”, Sahabe’nin kalbini öyle sarmıştı ki, muhalefet nedir bilmiyorlardı. Allah ve Rasûlü’ne en küçük bir muhalefette kılıçlar kınından çıkıyor, tepki en sert bir şekilde ortaya konuyordu. Çünkü onlar biliyorlardı ki; kulluk yolundaki ağır imtihanlarda Allah’ın rızası ancak tereddütsüz itaat, şeksiz bir teslimiyetle tahakkuk eder.

KULLUK SADECE NAMAZ VE ORUÇ'TAN İBARET DEĞİLDİR!

Allah'a kulluk sadece ibadetlerle sınırlı değildir. Kulluk mükellefiyeti, hayatın her sahasını içine alır. Öyle ki yaşantımız içerisinde karşılaştığımız her hususu Cenâb-ı Hakkı'n rızasına muvafık bir şekilde yerine getirmek de kulluk çerçevesindedir. Yani bir mü’min, her zaman ve mekânda kullukla mükelleftir.

Yukarıdaki misallerde de gördüğümüz gibi imanı yaşamak sadece namaz ve oruç ile değildir. İnsan hayatını çevreleyen her şey mümin için imtihan vesilesi olabilir. Bu nedenle önümüze bu ve benzeri imtihanlar çıktığı zaman, namazda Allah'a itaat ettiğimiz gibi itaat hali üzere bulunmamız gerekir ki bu da kulluk dairesindedir.

İbni Ömer (r.a.)'dan rivayet edildiğine göre Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdular: "Bir kadın ölünceye kadar hapsettiği bir kedi yüzünden azâb edildi ve bu sebeple cehenneme girdi. Hayvanı hapsettiğinde ona bir şey yedirmemiş, içirmemiş, yerdeki haşereleri yemesine bile izin ve imkân vermemişti." (Buhârî, Enbiyâ 54)

“Susuzluktan ölmek üzere olan bir köpek bir kuyunun etrafında dolaşıp duruyordu. İsrailoğullarından günahkar bir kadın onu gördü; hemen çizmesini çıkardı ve onunla köpek için kuyudan su çekerek onu suladı. Bu yüzden o kadın bağışlandı.” (Buhârî, Enbiyâ 54)

Bu iki hadis-i şerifte akibeti dile getirilen kadınların durumu da, namaz kılıp kılmamaları ya da oruç tutup tutmamaları cihetiyle değil anlatılan hadiseler karşısındaki iyi ya da kötü tutumları sebebiyle olmuşlardır. Bu da kulluğun şümulünü anlamaya fayda veren iki nebevi haberdir.

AHİRETİ DÜNYAYA TERCİH ETMEK KULLUĞUN ESASIDIR 

Kur’ân ve Sünnet’te yer alan emir ve nehiyler, istisnasız mü’minin 24 saatine, evine, işyerine, her söz ve hareketine, kısacası hayatının her alanına hitap eder. Hakikat bu iken, bugün bazılarının dinin emirlerini yaşantının bir bölümüne hasrettiklerine şahit oluyoruz. Bu kimseler, camide Müslümanca hareket ederken, örneğin düğünlerinde İslâm’ın izi görülmüyor. Toplantılarında çok rahat bir şekilde dinin emirlerini çiğneyip, yasaklarını alenen işleyebiliyorlar. Hoşuna gitmediğinde, nefsine ağır geldiğinde dinin emrini kolaylıkla terk edip nefsinin arzusu istikametinde hareket edebiliyorlar. Halbuki dünyevi ve uhrevi bütün işlerimizde öncelikle ahiret saadetini temin edecek şekilde tercih yapmak kulluğun esası ve mutluluğun kaynağıdır. Bu istikameti muhafaza etmek her kulun asli vazifesidir. Böyle bir tercihi ise, zahirde ve batında bütün istek ve arzusu Cenâb-ı Hakk'ın rızası olan ve varlığını bütün yönleriyle Hz. Allah’a çeviren kalp sahibi kullar hiç sıkıntı duymadan yerine getirebilir. Nefsin hilkatinde var olan kibir, ucup, itiraz, dünya sevgisi gibi çirkin ahlâklar sebebiyledir ki imanı zayıf, kalbi bitap, nefsi mutmain olmamış kullar bu ulvi istikamete yönlerini çeviremezler. Nefsin tezkiyesi ve ruhun tasfiyesiyle hakiki sevgi ve marifete erememiş kulların, Allah ve Rasûlü’ne itaat ve teslimiyetlerinin önünde de daima zulümât perdeleri gerilidir.

Binaenaleyh nefis, Allah ve Rasûlü’nün emrine boyun eğmeli, razı olmalı, sıkıntı duymaksızın itaat etmelidir. Allah'ü Azîmü'ş-şân (c.c.) bu hususta şöyle buyurur: “Hayır! Rabbine yemin olsun ki onlar, aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp, sonra da senin verdiğin hükümden dolayı nefislerinde hiç bir sıkıntı bulmadıkça ve tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.” (en-Nisâ, 4/65)

NEFSİN ISLAHI ve KULLUĞUN HAKİKATİNE AÇILAN KAPI

Bir kul, Sahâbe efendilerimizde var olan ve en üstün haliyle tezahür eden itaat ve teslimiyete, ancak nefsini bu ahlâklardan arındırmakla sahip olabilir. Kişi, benliğinden vazgeçmedikçe, Hakk’a kölelik manasına gelen kulluğun hakikatine eremez.

Böyle bir kalbin ve nefsin sahibi olmanın yolu ve metodu nedir? İşin aslı ve sözün özü; aklı, ruhu, nefsi ve bütün varlığı daima ebedi hayatın saadetini celbeden yöne çevirmektir. Peki nefsinin çirkinliklerine batmış, şeytanın iğvalarına teslim olmuş bir insanın kendi başına tesbihatla, nafile ibadetlerle meşguliyeti ile bu nimet bulunabilir mi? Elbette Allah'ın rahmeti ve dilemesiyle kulun zikir ve ibadetlere yönelmesi bazı müşküllerine derman olacaktır; lakin tertemiz bir nefis ve safi bir kalbe kavuşmak, ihlasın ihsanın hakikatine kavuşup zulumat ve rahmet perdelerini aralayarak Hakk'ın seçkin kulu olmak rehbersiz, mürşitsiz mümkün değildir. Bu imkansızlık Cenâb-ı Hakk'ın taksimatının bir gereğidir. Hz. Pîr Abdulkadir Geylanî (k.s.) bu hakikati şu veciz sözleriyle dile getirmiştir:

"Çalışınız, tâ ki, kalbinize O'nun yakınlık kapısı kapanmasın. Akıllı kimselerden olunuz. Şu anda içinde bulunduğunuz hâl, hiçbir işe yarar değil. Aklı başında olan, büyük kimse ile olunuz. Allah'ın hükmünü bilen ve O'nun bilgisine inanmış olan zâtla sohbete devam ediniz. Felahı bulmuş kimseyi görmeyen, felah yolunu bulamaz. O kimse ki, âlim ve ilmi ile âmil olan zâtlarla olmaz, o ancak bir kesek¬ten -kurumuş çamur parçasından- ibarettir. Onun ne önderi, ne de bir ana merkezi vardır. O ki, Hak ile sohbet eder, onu bulunuz.

Sizden kim olursa olsun, ortalığı gece karanlığı kapladığı zaman, halkın sesi çekildiği ve uyudukları anda kalksın. Abdest alsın ve iki rekât namaz kılsın. Ve desin: “Allah'ım, kullarından sâlih olan, Zât’ına yakınlık bulan birini bana göster. O, beni Sana iletsin ve Zât’ına varan yolu göstersin.”(el-Fethu'r-Rabbânî ve'l-Feyzu'r-Rahmânî, 62. Meclis)

Hakikat bu iken onu arzulamamak, rıza ve yakınlığı kötülüğü emreden nefsin serabında aramak ne yaman bir yanılgıdır.

"Bu yol uzundur, menzili çoktur

geçidi yoktur, derin sular var."