HAKK'A YAKINLIK KALPTEN HAKK'A GİDEN YOL

Önce kalp temizliği ile uğraş ki bu farzdır, sonra marifete yönel. Esası kaybedersen, teferruattan meşgul olduğun şey kabul edilmez. Kalp necaseti dururken beden temizliğinin sana ne faydası olabilir? Bedenini sünnete uymak, kalbini de Kur’an’la amel etmek suretiyle tertemiz yap. Kalbini koru ki bedenin de korunsun.

(Seyyid Abdulkâdir Geylânî (k.s.) Cilâü’l-Hâtır, 5. Sohbet)

Cenâb-ı Hakk Azîmüşşân insanları ve cinleri zâtına kulluk etmeleri için halk eylemiştir. Kulluğu nasıl yapacaklarını da peygamberleri aracılığı ile onlara öğretmiştir. Kulluk nimetinin bir beşerde kâmil manada tezahür ve tecelli etmesi için, kendisine mutlak manada tabi olmakla yükümlü olduğu peygamberine zâhir ve bâtında tam bir mütabaat içinde bulunmalıdır. Bu da iki cüzden ibarettir. Bu mütabaatın ilk adımı, şeriatın ibadet ve muamelelerindeki zahir emirlerini istikamet üzere yapmaktır. Halkın dinden idrak edebildikleri ise kahir ekseriyetle bu çerçevede dolaşır. Bununla yetinirler. Bu hal, şer-i şerifin hükümleri konusundaki uhrevi mesuliyetlerinde halk için delildir. Rahmeti her şeyi kuşatan, yine rahmeti azabına sebkat eden Cenâb-ı Hak Azîmüşşân, şeriatın hükümlerini zahiren de olsa, ihlasları nispetinde yerine getirmiş olmaları sebebiyle kullarını ebedi azaptan necat buyurup cennetin sureti ile onları nimetlendirir.

Hakiki kulluk ve kurbiyet nimetlerinin husulü için elzem olan mütabaatın ikincisi cüzü de, nefsin tezkiye ve ruhun tasfiyesine kavuştuktan sonra gelen mutabaattır. Ki hakiki kulluk işte burada başlar. Burada Rasûlullah Efedimiz’e ittiba hem azalarda hem de gönülde bir bütünlük içinde varlığını gösterir. Cenâb-ı Hakk’a ve Rasûl-i Kibriyâ Efendimize yakınlık nimetiyle müşerref olabilmek bu nimeti tadan kullara hastır. Burada suretler, yerini hakikate bırakır.

Tasavvuf, hakikatte yakınlık yoludur. Yakınlık gerçek bir temizlik ile mümkün olur. Şeriatın bir yarısı evamire tutunma sayılırsa, diğer yarısı safiyettir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.): “Temizlik imanın yarısıdır” buyurmuştur. Kurbiyet yoluna baş koymuş olan her sâlikin iddiası; şer-i şerife tam bir ittiba ve yakınlığa mani olan marazlarından, kalbi ve nefsi tertemiz kılarak kul olmaktır. Gerçek bir kul olmak…

İbadetler Allah’a yakınlık vesilesidir. Ancak kişi ibadet ve itaatle ne kadar vakit geçirirse geçirsin, nefsindeki hevadan kurtulmadan, kalbini havatırdan temizlemeden bu ibadetlerinden gerçek bir fayda bulamaz. Onların feyiz ve nurundan faydalanamaz. Hakka yakınlık elde edemez. Zira kalbi necasetle dolu olduğu halde bu ibadetlerini yapmaktadır. Nefsinin itiraz, sûî ahlaklar ve şehevî arzularından kurtulmadan, kalbinin gaflet ve dağınıklığını ihlâs ve ihsan nuruyla bertaraf etmeden ibadetlerini yerine getirme çabasındadır. Böyle bir ibadet sadece şer‘î hükmü zahiren yerine getirme demektir. Örneğin; hac gibi farz bir ibadete giden şu iki kişinin durumu buna bir misaldir: Her ikisi de madden ve bedenen yolun ve ibadetin meşakkatlerini yaşamıştır. Ancak birinin niyeti Allah’a vuslat arzusu iken diğeri böyle bir nimetten habersiz, halkın alışkanlıkları, baskıları gibi tesirlerin altında, onların taltiflerini bekleme haletiyle bu haccı ifa eder.

Cenâb-ı Hak ise kullarının ibadetlerinden müstağnidir. Ve O’na ancak selim bir kalp ile gelenler kabul görür. Kalbin selim olması işin özüdür. Zira azalar ona tabidir. “Dikkat edin; bedende bir et parçası vardır ki, (o) iyi olursa bütün beden iyi olur; (o) bozuk olursa bütün beden bozulur. İşte o (et parçası) kalptir.” buyurmuştur Server-i Kâinât Efendimiz (s.a.v.)..

Kalbin salâhı; takva, tevekkül ve bütün işlerde ihlâs sahibi ol¬makla mümkündür. Fesadı ise; bunların yokluğu ile olur. Kalp, şu bünye kafesinde bir kuş gibidir. Ve bir şişe içinde sak¬lı inciye benzer; hazinede gizli, muteber bir meta gibidir. Bakıla¬cak şey, kafes değil, içindeki kuştur. İçindeki inciye bakılmalıdır, şişeye değil. Hazinedeki muteber nesne dururken, duvarına, kerpicine bakmak neye yarar. Asıl önemli şey, kalbin kötü şeyleri kabul etmemesindedir. Kalbin salâhı; yani takva, tevekkül ve bütün işlerde ihlâs sahibi ol¬ması ise ancak, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in velayet nurunu taşıyan kalp tabipleri olan mürşid-i kâmillerin rehberliğinde, teslimiyet ve sevgi ile alışılabilecek bir hususiyettir. Zira mürşid-i kâmil, vâris-i Rasûlullah’tır. Onun veraseti, evveliyatla Rasûlullah Efendimiz (s.a.v.)’in müzekkî vasfınadır. Rasûlullah Efendimiz’in ümmetini kötülüklerden temizleme ve hayra alıştırma vasfı ondan sonra hakiki varisleri olan mürşid-i kâmillerde tecelli etmiştir. Ve hakiki kulluğa erebilmenin yegâne yolu olan kalp safasına kavuşmada bunun dışında bir yol yoktur.

Kalp safasına kavuşma ve yakınlık yolunda en büyük engellerden birisi; kalbe düşen sûî havatırdır. Havatır, iç âleme gelen hitapların adıdır. Eğer Allah tarafından olursa ona “hatır-ı Hak”, melek tarafından olursa “ilham” denir. Bu iki hatır, Hakk’ın yakın ve seçkin kullarına hastır. Eğer havatır, şeytan tarafından olursa “vesvese”, nefis tarafından olursa “hâcis” denir.

Nefisten gelen hâtır, insana şehvetleri yerine getirmeyi ve her türlü heva ve hevese tabi olmayı emreder. Emrettiği kötülüğe ulaşana kadar sürekli ısrar ve tekrar eder. Ta ki kul o kötülüğe düşsün.

Şeytandan gelen hatır, aslında küfrü, şüpheyi, şirki, şikâyeti, Allah Teâlâ’yı vadinde itham etmeyi, günahlarda rahat olmayı, tevbeyi geciktirmeyi; kısaca dünya ve âhirette insanın helak olabileceği her şeyi emreder. Bir hataya çağırdığı zaman onun arkasından başka bir hataya çağıran bir vesvese daha peyda olur. Kul bu hataya düşmezse şeytan ısrar etmeden başka bir hataya onu davet eder. Ta ki kul Allah’a bir hal ile isyana düşsün.

İşte tezkiye ve tasfiye nimetine ulaşamamış her kulun kalbi, şeytan ve nefisten gelen bu zehirli okların tesiriyle mecruhtur. Tedavisi farzdır. Nefsin tezkiyesi ve kalbin tasfiyesi en elzem bir kulluk vazifesidir. Zira imanın mahalli kalptir. Düşünün ki iman bunlara teslim olmuştur. Bu imanla yapılan amellerin durumu ortadadır. İşte tasavvuf yani Mürşid-i Kâmil ile açılan yakınlık yolu böyle mühim ve ulvi bir nimete hizmet etmektedir. Ve yeri başka hiçbir şeyle doldurulamaz. Çünkü kul için Hakk’ın rıza ve hoşnutluğunun ötesinde bir nimet yoktur.

Allah (c.c.) kulunun kalbine bakar. Hal bu iken insan, kalbinin durumunu düzeltmeksizin ibadetleriyle yetinerek Allah’a yakınlığı arzular, ilmini ve amelini yeterli görür. Bu kişinin zahirde iyi bir Müslüman olma gayreti de görülür. Ancak nefis hevasından kurtulmamış, kalp Rabbine dönmemiştir. İbadetler vardır, ancak sûî ahlak ve kalbindeki havatırlar niyetleri bozar, ameli harap eder. Cenâb-ı Hakk’ın nehyettiği zan, o kişinin kalbini teslim almıştır. Kullar hakkında dile dökmese de içinde bühtana varan hayaller, duygular dolaşır. Hırs, acele, haset, kibir gibi ahlâk-ı zemimelerle kendine ve aklına zarar verir, kalbin huzuruna kavuşamaz. Bütün bu tehlikelerin altında kalbinde bu denli hastalıkların olduğunu da ne bilir, ne de kabul eder. Esas kayıp da budur. Nefis itiraz illetinden kurtulmadıkça, tezkiye yolunda arınmadıkça Allah’a yakınlık muhaldir.

Bu sebeple seyr-ü sülûk için ahdetmiş her bir ferdin, derunundaki marazları temizlemesi için mürşidine teslimiyet ve sadakatle bağlanması, mürşidinin sohbetini ihlâsla takip etmesi, verilen vazifeleri bihakkın yerine getirmesi, “ben ancak bu kapıda Rabbime kavuşabilirim” niyetini taşıması ve için için Rabbine gözyaşlarıyla yalvarıp yakarması gerekir. Ki kalbinde sevgi ve aşk nurları parlasın. İhlâs o kalbin gıdası olsun. İşte kulu maksada kavuşturacak olan yegâne yol budur.